Yaşar Kemal’in 1975 yılında yaptığı Göteborg (İsveç) ziyaretinden…

1975 yılında, İsveç’te yayınlanan eseri Ölmez Otu (elli bin basıldı, ayın kitabı ilan edildi), daha önce çevrilen tüm kitaplarının yeni baskıları, İnce Memed’in 9. baskısının ardından Göteborg Şehir Tiyatrosu’nun da Teneke’yi sahneye koymasıyla kültür-sanat gündemine damga vuran Yaşar Kemal, yaratımını konu alan bir seminer için Göteborg Üniversitesi’ne çağrılır. Onu ve eşi, çevirmeni Thilda Kemal’i karşılayanlar arasında Tuncel Kurtiz, Alev Ebüzziya, Güneş Karabuda, İlhan Koman, Rauf Alazan ve Mahmut Baksi de vardır. Gün,  Göteborg’de henüz adını saptayamadığımız bir mekanda, onlarca davetlinin katıldığı bir geceyle biter.

60’lı yılların sonundan 80’li yıllara kadar İsveç Televizyonu’nda görsel yönetmenlik ve ara ara da sanırız Hürriyet’e muhabirlik yapan bir Türkiyeli gazetecinin, Ali Kıral Rona’nın -büyük ihtimalle kendisinin çektiği ama tabii ki bundan emin olamadığımız- fotografların 35 mm. film negatiflerinden 3200 dpi çözünürlükte taranarak elde edilmiş görseller.

Share

Email

Açıklama

Fotograflarda yeralan, kimliğini saptayabildiğimiz sanat-kültür insanları:

Yaşar Kemal (d. Kemal Sadık Gökçeli, 6 Ekim 1923; Hemite, Osmaniye, – ö. 28 Şubat 2015, İstanbul), Kürt kökenli Türk romancı, senaryo ve öykü yazarı. On altı yaşındayken 1939’da ilk şiiri “Seyhan”ı Görüşler adlı Adana halkevleri dergisinde yayımladı. Ortaokuldan ayrıldıktan sonra folklor derlemelerine başladı ve 1940-1941 yılları arasında Çukurova’dan ile Toroslardan derlediği ağıtları içeren ilk kitabı olan Ağıtlar, 1943 yılında Adana Halkevi tarafından basıldı. Kayseri’de askerliğini yaparken ilk hikâyesi olan “Pis Hikâye”yi (1946) yirmi üç yaşındayken yazdı. 1948’de “Bebek” hikâyesinin ardından “Dükkancı”yı yazdı. 1940’larda Adana’da çıkan Çığ dergisi çevresinde Pertev Naili Boratav, Nurullah Ataç, Güzin Dino gibi isimlerle tanıştı. Özellikle, ressam Abidin Dino’nun ağabeyi Arif Dino’yla kurduğu yakınlık onun düşün ve yazın dünyasının gelişimini önemli bir ölçüde etkilemiştir. Kemal Sadık Göğceli adı ile çeşitli yayımlarda yazarken Yaşar Kemal adını Cumhuriyet gazetesine girince kullanmaya başladı ve 1951-1963 yılları arasında gazetede fıkra ve röportaj yazarı olarak çalıştı. Bu dönemde Anadolu insanının iktisadi ve toplumsal sorunlarını dile getirdiği dizi röportajları ile tanınmaya başladı. 1952 yılında yayımlanan ilk öykü kitabı olan Sarı Sıcak’ta da yer alan “Bebek” öyküsü burada tefrika edildi. 1947’de İnce Memed’i yazdı fakat yarım bıraktı ve 1953-54’te bitirdi. Roman, ağalara karşı Çukurova’nın yoksul halkına arka çıkan İnce Memed’in halkı için savaşmasını konu almaktadır. Dört ciltten oluşan seri, otuz dokuz yılda tamamlandı.

Yaşar Kemal pek çok yapıtında Anadolu’nun efsane ve masallarından yararlanmıştır. PEN Yazarlar Derneği üyesiydi. Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilen ilk Türk yazardır. 1952–2001 yılları arasında Thilda Serrero ile evli kalmış, 2002 yılında Ayşe Semiha Baban ile 2. evliliğini yapmıştır. 28 Şubat 2015 tarihinde organ yetmezliği sebebiyle yoğun bakımda olduğu hastanede vefat etmiştir. Cenazesi 2 Mart 2015 tarihinde düzenlenen törenin ardından Zincirlikuyu Mezarlığına defnedilmiştir.

İnce Memed I, Ağrıdağı Efsanesi, İnce Memed II, Kuşlar da Gitti, İnce Memed III eserleri yazarın en çok satan ilk beş kitabıdır. D&R’ın yüz kırk altı mağazası ve internet satışları baz alınarak belirlenen verilere göre yazarın ölümünden sonraki hafta kitap satışları %417 arttı. İnce Memed, Hürriyet Pazar tarafından oluşturulan yüz kişilik jüri tarafından belirlenen “Türk Edebiyatının Gelmiş Geçmiş En İyi 100 Romanı” listesinde bir numara seçildi.

Çocukluğu
Yaşar Kemal, Nigâr Hanım ile çiftçi Sadık Efendi’nin oğlu olarak aslen Van-Erciş yolu üzerinde ve Van Gölü’ne yakın Muradiye ilçesine bağlı Ernis (bugün Ünseli) köyünden olan bir ailenin çocuğu olarak Adana’nın Osmaniye ilçesinin Hemite (o zamanki adı: Gökçeli ya da Göğceli; bugünkü adı: Gökçedam) köyünde doğdu. Yazarın doğum tarihi hakkında çeşitli kaynaklarda farklı bilgiler mevcuttur. Behçet Necatigil tarafından yazılan Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü’nde 1922; Tuba Tarcar Çandar tarafından hazırlanan Yaşar Kemal Fotobiyografi’sinde Ocak 1923 olarak belirtilmiştir. Doğum tarihinin nüfus cüzdanında 1926 yazdığını söyleyen Yaşar Kemal, nüfus cüzdanını ilkokulu bitirdikten sonra aldığını, kendi hesaplarına göre doğum tarihinin 1923 olduğunu ifade etmiştir. Bu tarihin de hatalı olabileceğini belirten yazar, köylülerin yayladan döndüklerinde doğduğunu, bunun da ekim ayına denk geldiğini söylemiştir. Kendi anlatımına göre bir Türkmen köyünde tek Kürt ailenin çocuğu olarak doğup büyüyen Yaşar Kemal, evde Kürtçe, köyde ise Türkçe konuşurdu. Luvan aşiretinden olan babası, Birinci Dünya Savaşı çıkınca ailesiyle birlikte ikâmet ettikleri köyden ayrılıp göç etmeye başlamışlardır. Van’dan Diyarbakır’a, buradan da Çukurova’ya bir buçuk yıl süren göç sonucu gelmişlerdir. O zamanlar Kadirli’ye bağlı olan altmış hanelik Türkmenlerin yaşadığı Hemite köyüne yerleşmişlerdir.

“Babam, anam Doğu Anadoludan, 1915’te Rus ordusu Van’ı işgal edince, oradan bir buçuk yılda Çukurova’ya gelerek bu köye yerleşmişler. Köyde bizimkilerden başka Kürtçe konuşan hiç kimse yoktu. Ben kendimi bildiğimde Kürtçe sadece bizim evin içinde konuşuluyordu. Ben doğduğumda babam çok yaşlı, belki elli yaşın üstündeydi, anam da çok gençti. On yedi yaşında. Evde babamın bir kardeşi, onun karısı, bir de akrabaları bir genç kız vardı. Amcamın karısının bir elini Van’da bir top gülle parçası almış götürmüştü. Aile bir bey ailesiydi. Ailenin mensup olduğu Luvan aşiretinin son beyi Gulihan Bey babamın amcasıydı.”

Üç buçuk yaşlarında iken bir kurban kesimi sırasında halasının kocasının elindeki bıçağın kayarak gözüne saplanması sonucu sağ gözü kör oldu. Dört buçuk yaşındayken, babası camide namaz kıldığı sırada Van’dan göç ederken ölümden kurtarıp besleyip büyüttüğü Yusuf adındaki oğulluğu tarafından öldürüldü. Bu olaydan sonra on iki yaşına kadar kekemeliğe tutuldu.

“Ben babamın camide, o, namaz kılarken yanındaydım, hançerlendiği akşamdan sonra, sabaha kadar yüreğim yanıyor, diye ağladım. Ardından da kekeme oldum ve on iki yaşıma kadar zor konuştum. Yalnız türkü söylerken kekemeliğim geçiyordu. Hiç kekelemiyordum. Kitap okurken de, okur yazar olduktan sonra, hiç kekelemedim. On iki yaşımdan sonra kekemeliğim geçti.”

Babasının öldürülmesinden sonra annesi Nigâr Hanım, yazarın amcası Tahir Efendi ile evlendi. Babası varlıklı biriyken ölümü sonrası ailesinin maddi durumu değişmiş ve köyün en fakir ailelerinden olmuşlardır. Sekiz yaşındayken köye gelen çerçinin köy kadınlarının borcunu bir deftere yazdığını gördü ve yazılanın yazı olduğunu öğrendi. Dokuz yaşındayken Adana’nın Burhanlı köyündeki ilkokula giderek üç ayda okuma ve yazmayı öğredndi. Ortaokul ikinci sınıftayken sınavla Türk Maarif Cemiyeti’nde yatılı olarak okumaya başladı fakat üç ayı bulan devamsızlığından ötürü yatılı okuma hakkıı kaybetti. Son sınıftayken okuldan tasdikname ile ayrılarak çeşitli işlerde çalıştı. Kuzucuoğlu Pamuk Üretme Çiftliği’nde ırgat kâtipliği (1941), Adana Halkevi Ramazanoğlu kitaplığında memurluk (1942), Zirai Mücadele’de ırgatbaşlığı, daha sonra Kadirli’nin Bahçe köyünde öğretmen vekilliği (1941-42), pamuk tarlalarında, batozlarda ırgatlık, traktör sürücülüğü, çeltik tarlalarında kontrolörlük yaptı.

Sanat hayatı

1978 yılında yaptığı bir söyleşide sanat çalışmalarına ilkokula başlamadan önce şiirle işe koyulduğunu ve okula başladığında “yaşlı halk şairleriyle atıştığını” anımsadığını belirtti. İlkokulun son sınıfındayken arkadaşı Aşık Mecit, çok iyi saz çalarken kendisi annesinden ötürü sazı “berbat” çalmaktaydı. Bunun nedenini şu sözlerle dile getirdi:

“Benim saz çalamamamın sebebi var, anam aşık olacağım da diyar diyar dolaşacağım diye saza, aşıklığa düşman olmuştu. Onun tek çocuğuydum ve gözünden ayırmıyordu beni. Okulda, düğünlerde, bayramlarda beni hep Aşık Mecitle atıştırırlardı. Aşık Mecitle, Kadirli’de bir kahvede bir gece sabaha kadar atıştığımı şimdi iyice anımsıyorum.”

Annesi ilk zamanlar şiir okumasına karşı çıkarken daha sonraları babasının koruyucusu olan Zalanınoğlu adındaki eşkıyanın öldürüldüğünü duyan Yaşar Kemal, sabahlara kadar ağıt yaktı. Yaktığı ağıtı annesi dinlemiş ve onun bu ağıtını beğenmiştir. Yaşar Kemal’in ifadesiyle artık annesini de yenmiştir ve bir halk aşığı olma yolunda hiçbir engel kalmadı. Ortaokuldan ayrıldıktan sonra folklor derlemelerine başladı ve 1940-1941 yılları arasında Çukurova’dan ile Toroslardan derlediği ağıtları içeren ilk kitabı olan Ağıtlar, Adana Halkevi tarafından 1943 yılında yayımladı. 1944 yılında ilk hikâyesi Pis Hikâye’yi yayımladı. Bunu, Kayseri’de askerlik yaparken yazmıştı. 1940’larda Adana’da çıkan Çığ dergisi çevresinde Pertev Naili Boratav, Nurullah Ataç, Güzin Dino gibi isimlerle tanıştı. Özellikle, ressam Abidin Dino’nun ağabeyi Arif Dino’yla kurduğu yakınlık onun düşün ve yazın dünyasının gelişimini önemli bir ölçüde etkilemiştir. Bebek, Dükkâncı, Memet ile Memet öyküleri 1950’lerde yayımlandı.

İnce Memed’e 1947’de başlamış, yarım bırakmıştım. Bu romanı 1953-54’te bitirdim. Aynı yıl da, İnce Memed’i bitirdikten bir ay sonra Teneke’ye başladım. Onu da bitirdim. İki romanı arka arkaya okursak, o romanları ayrı ayrı yazarların yazdığını sanırız.

Yaşar Kemal’in dünyada ilk kez yayımlanan eseri, Bebek öyküsüdür ve önce Fransızcaya, sonra İngilizceye, İtalyancaya, Rusçaya, Romenceye ve diğer dillere çevrildi.

Temalar
“Halka kim zulmediyorsa, etmişse, halkı kim eziyor, ezmişse, onu kim sömürmüş, sömürüyorsa, feodalite mi, burjuvazi mi… Halkın mutluluğunun önüne kim geçiyorsa ben sanatımla ve bütün hayatımla onun karşısındayım. […] Ben etle kemik nasıl biribirinden ayrılmazsa, sanatımın halktan ayrılmamasını isterim. Bu çağda halktan kopmuş bir sanata inanmıyorum.”

Yaşar Kemal’in edebi çalışmalarında halka dönük bir düşünce hakim oldu ve bunu, bir yerde politik düşünce ile birleştirerek yürüttü. Yapıtlarında, halk şiirinde, epopelerde olduğu gibi insan değerlerinden kopmamaya çalıştı. Yaşar Kemal, siyasi görüşü ile sanatının paralel olduğunu, “halk ve doğa”ya inandığını, sanatının proletaryanın çıkarlarının emrinde olduğunu dile getirmiştir.

Yaşar Kemal hem Dünya edebiyatından hem Türk edebiyatından etkilenmiştir. Beşinci sınıftayken Alphonse Daudet’nin Le Petit Chose kitabı yazarın okuduğu ilk romandır, daha sonra Kerem ile Aslı’yı okur. On yedi yaşındayken okuduğu Don Kişot yazarı etkileyen ilk kitaptır. Romanı okuduktan sonra günlerce etkisinde kaldığını şu sözlerle belirtmiştir:

“Don Kişot’u okuyunca yeni bir dünya buldum. Günlerce etkisinde kaldım. Cervantes bütün insanlığımı, yüreğimde sakladığım birçok gizi açıklamıştı. Bir karanlığa gömülmüş, sonra da içimde bir yücelme olmuştu.”

Abidin Dino’dan alıp okuduğu Sait Faik Abasıyanık’ın Medarı Maişet Motoru’na “hayran” kalmıştır. On yedi yıl boyunca roman, sanat, sosyalizm tartıştığı Arif Dino ile şiir, edebiyat, resim konuştuğu Abidin Dino, yazarı etkilemişlerdir. Dilde ise Karacaoğlan’ın etkisinde “çok” kaldığını belirtmiştir. Alexandre Dumas’nın Kamelyalı Kadın’ını defalarca okumuştur ve romanının sürükleyici olmasını kendi romanlarında temel ilke haline getirdiğini belirtmiştir. Bunların dışında Balzac, Dostoyevski, Gogol, Çehov, Köroğlu etkilendiği diğer yazar ve şairlerdir. Yazar, yazmaya başlamadan önce dilini canlı tutabilmek için Türk edebiyatından Nâzım Hikmet’i okumuştur.

Siyaset hayatı ve davaları
17 yaşından ölümüne değin sosyalist politikanın içinde yer aldı. 1950’de komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla tutuklanıp Kozan Cezaevi’nde bir sene boyunca tutuldu ve 1951 yılında serbest bırakıldı. 1961 Anayasası’ndan sonra kurulan Türkiye İşçi Partisi’ne (TİP) 1962’de katıldı. Emekçi sınıfının tamamen yönetime gelmesini isteyen Kemal, TİP’te sekiz yıl çalıştı ve partinin yöneticilerinden birisi oldu. 1987’deki bir söyleşisinde Türkiye’de bir Marksist partiye ihtiyaç olduğunu belirtmiştir. Aynı söyleşideki “Nasıl bir sol modelden yanasınız?” sorusuna, şu cevabı vermiştir:

“Her ülke sosyalist modelini kendisi kurar. Sovyetlerin 70 yıldır yaşama geçmiş modelini kabul edemeyiz. Yüzde yüz bağımsızlıktır sosyalizm. Kişi bağımsızlığı, ülke bağımsızlığı, politik bağımsızlık, ekonomik bağımsızlık, özellikle de kültürel bağımsızlık… Sosyalizmin başka bir anlamı yok benim için. Bu çağa gelinceye kadar kültürler birbirlerini beslemişlerdir, yok etmemişlerdir. Oysa çağımızda, kültürler kültürleri yok etmek için bilinçli olarak kullanılmışlardır emperyalistler tarafından. Benim için dünya bin çiçekli bir kültür bahçesidir; bir çiçeğin bile yok olmasını, dünya için büyük bir kayıp sayarım.”

TİP’ten ayrılan yazar, nedenini partinin niteliğini yitirmesine, bürokratların eline geçmesine ve emekçilerden kopmasına bağladı. Sovyetler Birliği çökmesinin, sosyalizmin de çökmesi değil, tam tersine dünya sosyalizminin zaferi olduğunu 1993’teki bir söyleşisinde dile getirmiştir.

4 Şubat 1974’te yetmiş şair ve yazarın ilk toplantısıyla Türkiye Yazarlar Sendikası kuruldu ve Yaşar Kemal, ilk toplantı sonucu “Kuruluş Kurulu” içinde yer aldı. Ayrıca genel kurulda Yaşar Kemal sendikanın genel başkanlığına getirildi. 1950’de Halide Edip Adıvar’ın öncülüğünde Türk PEN Kulübü kuruldu fakat kulüp, 12 Eylül 1980 askerî darbesi üzerine kapandı, 1989’da Yaşar Kemal’in öncülüğünde tekrar açıldı. Kemal, bu dönemde kulübün başkanlığına getirildi.

Ocak 1995’te Alman Der Spiegel dergisinde Türkiye’de devletin Kürtlere yönelik yıllardır süren baskı politikasını, o günlerde tüm şidddetiyle süren savaşı anlatan “Yalanlar Seferi” başlıklı bir makalesi yayınlandı. Terörle Mücadele Yasası’na göre “bölücülük propagandası” yapmakla suçlanan Kemal’e Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde (DGM) dava açıldı. Kemal aslında makaleyi Düşünce Özgürlüğü ve Türkiye başlıklı derleme kitap için yazmıştı. Kitap Şubat 1997’de yayımlandı ve raflara çıkışının ikinci gününde toplatıldı. 23 Ocak 1995’te yapılan ilk duruşmada aralarında Orhan Kemal, Demirtaş Ceyhun, Erdal Öz, Adalet Ağaoğlu’nun bulunduğu yüzlerce kişi Yaşar Kemal’e destek vermek için mahkemeye gitti. Yazar, 2 Aralık 1995’te beraat etti. Aynı yıl Index on Censorship dergisinde “The dark cloud over Turkey” (tr. Türkiye Üzerinde Kara Bulutlar) yazısı yayımlandı ve yazı, Düşünce Özgürlüğü ve Türkiye içinde yer aldı. Bu yazısından ötürü 7 Mart 1996’da Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesine dayanılarak yargılandı ve yayıncıya 3 milyon 491 bin 666 TL para, Yaşar Kemal ise bir yıl sekiz ay hapis ile para cezası verildi ve ceza ertelendi. Makalenin halkı kin ve nefrete teşvik ettiği ileri sürülen karar 18 Ekim 1996’da da Yargıtay tarafından onandı. Bunun üzerine C.S.Y. Yayınevi, kitabın toplatılmasıyla düşünce ve ifade özgürlüğünü garanti altına alan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 10. maddesinin ihlal edildiğini belirterek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’e (AİHM) başvurdu. Yaşar Kemal de kendi başvurusunda Türkiye’nin 10. maddenin yanında toplatma kararını mahkemeden önce almakla suçsuzluk ilkesini bozduğunu belirtti. Bu nedenle AİHS’nin 6 ve kanunsuz cezalandırmayı yasaklayan 7. maddelerinin de ihlal edildiğini vurguladı. AİHM, sözleşmenin 6 ve 7. maddelerine aykırılık iddialarını reddeden mahkeme, maddi tazminata yer olmadığını, 10. maddesinin ihlal edildiğine dair tespitin, yazarın manevi zararını gidermeye yeteceğine karar verdi.

Ödülleri ve başarıları

Yaşar Kemal, Türkiye’den aldığı birçok ödülün yanı sıra Uluslararası Cino del Duca ödülü, Légion d’Honneur nişanı, Commandeur payesi, Fransız Kültür Bakanlığı Commandeur des Arts et des Lettres nişanı, Premi Internacional Catalunya, Fransa Cumhuriyeti tarafından Légion d’Honneur Grand Officier rütbesi, Alman Kitapçılar Birliği Frankfurt Kitap Fuarı Barış Ödülü’nün de bulunduğu yirmiyi aşkın ödül, ikisi yurt dışında beşi Türkiye’de olmak üzere, yedi fahri doktorluk payesi almıştır. 1973’te Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterildi. Nobel’e aday gösterilen ilk Türk olan Kemal, verdiği bir röportajda “Ölene kadar da aday olacağım.” dedi.

Thilda (Tilda) Kemal (Serrero) (1923, İstanbul – 17 Ocak 2001, İstanbul), Çevirmen, 1952 yılından, öldüğü 2001’e kadar Yaşar Kemal’in eşi.

Teşekkürler Tilda
Cengiz Çandar
20 Ocak 2001, Cumartesi, Yeni Şafak gazetesi

Muhteşem bir bir galeriydi Teşvikiye Camii”nin avlusu. Tıklım tıklım. Yeşil çuhaya sarılmış, musalla taşındaki zarif kadın için dolmuştu, Teşvikiye Camii”nin avlusu.

Onun için miydi, yoksa avlunun köşesinde süzgün bir fidan gibi bir kenara ilişmiş duran, Türk dilinin koca çınarı, dev cüsseli eşi için mi?

İkisi birdi. Her ikisi için de.

Dünyaya geldiğinde adını Mathilda koymuşlardı. Osmanlı Bankası”nın Genel Müdürü”nün kızı. Padişah Abdülhamit”in baştabibi Jak Mandil Paşa”nın torunu. Paşa torunu Mathilda. Onu tanıyan herkesin, hangi yaştan olurlarsa olsunlar, tek sözcükle seslendikleri andıkları göze batmayan, alçakgönüllü, zeka kumkuması, zarif kadın: Tilda.

Dünyaya Yahudi olarak doğmuştu, Abdülhamit”in baştabibi Jak Mandil Paşa”nın torunu. Ve, Abdülhamit”in babası Sultan Abdülmecit”in yaptırdığı Teşvikiye Camii”nden fatihalarla uğurlanarak, bir Müslüman mezarlığında son yolculuğuna çıktı. 19. yüzyıl camiinde, 21. yüzyıl başlarında bir hazin ve bir o kadar anlamlı tören. Tabut, cenaze arabasına doğru omuzlarda yol alırken, neydi acaba o? “Son Osmanlı”yı mı uğurluyorduk; yoksa toplumumuzun harikulade dokusunun, derinliğinin bugünlere ve yarınlara izdüşümünü mü izliyorduk?

Doktoru cüzdanında “Kelime-i Şahadet” bulmuş vasiyet niyetine. Varoluşunda karınca emeği bulunan dev eşi ile, sonsuz yolculuğun mekanında da ayrı düşmek istememiş. Mathilda doğdu, Tilda Kemal olarak Teşvikiye Camii”nden kalkıp, Müslüman mezarlığında uykuya girdi.

Jak Mandil Paşa”nın torunu, Osmanlı Bankası Genel Müdürü”nün kızı olarak büyümüştü. Bir gün yolu, Van”ın Erciş”indeki köklerinden fışkırıp, Toroslar”ın eteğinde Kadirli”de kök salan, Çukurova”nın bereketli toprağında yeşeren Yaşar Kemal”le kesişti.

Yaşar Kemal, atalarının gözünü kamaştıran Süphan Dağı kadar heybetli, kendi gözlerinin eğitildiği Toroslar kadar vakurdu. Küçücük bir çocukken, kan davası sonucu, babasını bir Cuma namazında gözü önünde vurdular. Anadilini tam bilmeden, öğrenemeden dili tutuldu. Okuyamadı. Çukurova”nın kahrını yaşadı. Dili çözüldüğü vakit, Türk dilinin en yaman ustası oldu. Destanlar coğrafyasının çağdaş trubaduru, Türkiye insanının erişilmez dili o. Bir asırlık çınar gibi gövdesiyle, “İnce Memed”in kendisi. Türkçeyle çıktığı dünya kulvarlarında bu halkın, bu ülkenin yüzakı. İnsanlığın büyük kültür ustaları ailesinin Türkiyeli yüce ferdi.

Yaşar Kemal, Türk dili ile, “Rabindranath Tagore”un kandili” ise, Tilda, o kandili tutan el idi. Yaşar Kemal adını bilen ve sayan herkesin, Tilda”ya, dolayısıyla, teşekkür borcu vardı.

Teşvikiye Camii”nin avlusunda, milyonlarca insanı temsil eden “Türkiye mozayiği” Yaşar Kemal”i bir kez daha selamlamaya, Tilda”ya da teşekkür etmeye geldiler.

Tilda, Türkçe, İngilizce, Fransızca ve İspanyolca”nın tümüne herbirinin anadili olanlar kadar hükmediyordu. Yaşar Kemal”in, dile kolay, 17 eserinin yabancı dillere çevirisi onun elinden çıktı. Dünya, Türkiye”nin usta dil kuyumcusunun, bu halkın asırlardan gelen gür bilgelik ırmağının uğultusunu Tilda sayesinde öğrendi. Yaşar Kemal, bu efsunlu efsaneler toprağının içinden akan pınar idiyse de, Tilda ile çağladı.

Efsanenin somutu olur mu? Somut olursa, efsane olur mu? Tek bir istisnasıyla olabilir ve oldu. Yaşar Kemal ile Tilda. Yaşar Kemal”in insanlığın dağarcığına kazandırdığı nice efsanenin, yazılmamış; yaşanmış haliydiler.

Ne eşsiz bir buluşma. Kürt Yaşar ile Yahudi Tilda. Aşiret çocuğu ile paşa torunu. Cami avlusundaki ayrılık töreni, paradoksal biçimde, bu şahane buluşmanın canlı anlatımıydı bir bakıma. 19. yüzyıl ile 21. yüzyılın buluşması. Sanki, Yaşar Kemal”in geçmişten alıp, geleceğe bırakmak istediği en unutulmaz destanın canlı gösterisi.

Dün, kültürümüzün o ulu çınarının gözpınarlarında çiğdemler vardı. Seksene yakın yıldır dimdik ayakta duran, dilimizi yücelten o ulu çınarın yanakları ıslanıyordu. “Efsaneler”in kendileri ağlar mı? Ağlarlar. Efsaneler, efsanelere gözyaşı dökerler. Giden bir efsaneydi çünkü.

Abdülhamit”in baştabibi Jak Mandil Paşa”nın torunu, Cumhuriyet kızı Tilda: Çok teşekkürler sana; Yaşar Kemal”i bize verdiğin için. Çok teşekkürler sana; giderayak, yüzyıllara kök salmış derinliğimizi, o derinlikten fışkıran rengarenk gücümüzü, yine kendi usulünce sessiz sedasız, bizlere öğrettiğin için.

Teşekkürler Tilda.”

Güneş Karabuda, belgesel film yönetmen, görüntü yönetmeni, fotografçı ve yazar. (1933, İzmit – 2018, Stockholm)

1933’de İzmit’de doğdu.Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra Paris’te hukuk öğrenimini yarıda bırakıp bir süre gazetecilik ve foto muhabirliği yapan Karabuda, 1960’ta eşi yazar ve yönetmen Barbro ile televizyon filmleri yapmaya başladı. Başta İsveç Televizyonu (SVT) olmak üzere değişik Avrupa ve Amerika televizyonlarına, dünyanın dört köşesinden yüze yakın sosyal, kültürel ve siyasal konulu belgesel hazırladı. Uzun yıllar Ortadoğu ve Uzakdoğu ülkelerinde çalıştı. Afrika’da ve Latin Amerika’da çekimler yaptı. Şili’de Allende iktidarı sırasında İsveç Televizyonu’nun Latin Amerika temsilciliğinde bulundu. Gine-Bissau, Mozambik, Zimbabwe’nin (Rodezya) bağımsızlıklarına kavuşmalarına kamerası ile tanık oldu. Aralarında Nuhun Gemisi (1961), Ateşte Yürüyenler (1966), Mayıs 68 Paris (1968), Vietnam Cehennemi(1969), Pablo Neruda (1971), Boğaziçine Sığınanlar (1990), Turkuaz (1990) gibi yapıtların da bulunduğu birçok belgesele imza attı. Başta eşi Barbro (Menekşe Koyu) olmak üzere Tunç Okan (Otobüs) Ömer Kavur (Yusuf ile Kenan) ve Türkân Şoray’ın (Yılanı Öldürseler) uzun metrajlı filmleriyle TRTiçin çekilen bazı oyunlarda(Kaldırım Serçesi, Keşanlı Ali Destanı) görüntü yönetmeni olarak görev yapan Karabuda’nın Jacques Preevert’in şiirlerini görüntülediği Paris (1961) adlı fotoğraf kitabının yanısıra Mekke’ye Yolculuk (1966), Türkiye(1967) ve Gine-Bissau (1976) adlı kitapları bulunmaktadır. Karabuda, 24 Ağustos 2018’de Stockholm’de vefat etti.

Tuncel Tayanç Kurtiz (1 Şubat 1936, Kocaeli – 27 Eylül 2013, İstanbul), Türk sinema ve tiyatro oyuncusu, yönetmen, yapımcı ve senarist.

Babası Selanik doğumlu bir Türk bürokratı, annesi Boşnaktır.

Üniversitede kısa bir süre hukuk fakültesinde, daha sonra ise filoloji, felsefe, psikoloji ve sanat tarihi bölümlerinde okudu; ancak hiçbirinden mezun olmadı.

İlk kez 1959 yılında Dormen Tiyatrosu’nda oyunculuğa başlamış olan sanatçı, sinema filmlerinde rol aldı. Sürü filmiyle zirveye çıkan sanatçının, doğayla iç içe yaşamayı sevdiği belirtilir

1981 Antalya Altın Portakal Film Festivalinde en iyi senaryo ödülünü Nurettin Sezer ile birlikte kaleme aldığı Gül Hasan filminin senaryosuyla kazanmıştır. 2006’da Hacı, 2007’de Asi adlı TV dizilerinde oynadı. 2009 yılının başında vizyona girmiş olan Güz Sancısı filminde Kamil Efendi karakterini canlandırmıştır. Aynı yıl yayına başlayan Ezel adlı dizide Ramiz Karaeski karakterini canlandırmış ve tanınırlığı daha da artmıştır.

2010 Yaz döneminde NTV yeşil ekranlarında Balıkesir’in Edremit ilçesine bağlı Güre Beldesi’nin Çamlıbel köyünde eşi ve kayın biraderi ile birlikte işletmekte olduğu Zeytinbağı adlı butik otelde ünlü dostlarını ağırlayarak Tuncel Kurtiz ve Dostları adlı bir program yapmıştır. Aynı yıl BBC’nin Hayat (Life) belgeselini seslendirmiştir. Birçok ulusal ve uluslararası ödülünün yanı sıra, Ekim 2011’de 48. Altın Portakal Film Festivali’nde Yaşam Boyu Onur Ödülü aldı.

27 Eylül 2013’te İstanbul Etiler’deki evinde kalp krizi sonucu 77 yaşında hayata gözlerini yumdu. 29 Eylül 2013’te Balıkesir’in Edremit ilçesine bağlı Çamlıbel köyünde defnedilmiştir.

İlhan Koman (d. 17 Haziran 1921, Edirne – ö. 30 Aralık 1986, Stockholm), türk heykeltıraş.

1951-1958 arasında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde görev yaptıktan sonra 1959’da İsveç’e yerleşen ve Hulda isimli teknesinde yaşayan sanatçı, bilim ve sanatı bir araya getiren eserleriyle sanat dünyasında kendisine özgü bir konum edindi; bu özelliğinden ötürü Türk Da Vinci’si olarak anıldı. Figüratif soyutlama alanında en ünlü ve üzerinde en çok konuşulan çalışması Akdeniz Heykeli’dir.

17 Haziran 1921’de Edirne’de doğdu. Babası doktorluk ve çiftçilikle uğraşan Fuat Bey, annesi Sevinç Leman Hanım’dır. Baba tarafı Mohaç Savaşı’ndan sonra Konya’dan Balkanlar’a yerleştirilmiş Türk köylülerindendi; aile 1880’lerde Yugoslavya’dan Edirne’ye göç etmişti. Anne tarafından dedesi, II. Abdülhamid devri devrimcilerinden ve Trakya Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kurucularından Mehmet Şeref Aykut Bey’dir.

Çocukluğu Edirne’nin Kaleiçi semtinde geçti. Edirne Lisesi’ni bitirdikten sonra, 1941’de İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’ne girdi. Hocalarının tavsiyesi üzerine bir yıl sonra heykel bölümüne geçti, Rudolf Belling’in öğrencisi olarak 1945’te bu okulu bitirdi.

1947’de Milli Eğitim Bakanlığı’nın açtığı sınavı kazanarak Neşet Günal, Refik Eren ve Sadi Öziş’le birlikte devlet bursu ile Paris’e gönderildi. 1947-50 arasında Fransa’da Academie Julian ve l’Ecole du Louvre’da çalışmalar yaptı. Louvre Müzesi’ndeki çalışmaları sırasında özellikle Mezopotamya ve Mısır sanatından etkilendi. Paris yıllarında çağdaş akımlara yakınlık duyan sanatçı, ilk sergisini 1948’de Paris’te açtı. 1951 yılında Türkiye’ye dönmeden hemen önce Melda Kaptana ile evlendi, bu evlilikten bir oğlu dünyaya geldi.

Yurda döndükten sonra İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde mecburi hizmetine başladı. 1958’e kadar burada görev yaptı. 1952’de Anıtkabir Heykel Yarışması’nda “Şeref Holü’ne çıkan merdivenlerin sağındaki kabartma kompozisyonu” birinciliğini kazandı. 1952–1954 yılları arasında bu proje kapsamında gerçekleştirdiği ‘Sakarya Meydan Muharebesi’ konulu rölyefleri Paris’te görüp etkilendiği Mezopotamya ve Mısır rölyeflerinden izler taşımaktadır.

1953 yılında akademi bünyesinde kurulan metal atölyesinde Sadi Öziş, Hadi Bara, Şadi Çalık ve Zühtü Müridoğlu ile çalışmaya başladı. Aynı dönemde fabrikatör Mazhar Süleymangil’in sağladığı sermaye ile Şadi Çalık ve Sadi Öziş ile birlikte ‘Karemetal’ adlı mobilya atölyesini kurarak modern mobilyalar tasarladı. Fransız Grup Espas’tan esinlenerek 1955’te Ali Hadi Bara, Şadi Öziş ve mimar Tarık Carım ile Türk Grup Espas adlı topluluğu kurdu. Bu grup ile resim, heykel ve mimarinin işbirliğini savunan işler üretti.

Çalışmaları 1954 Ankara Devlet Sergisi’nde ikincilik, 1955 Ankara Devlet Sergisi’nde birincilik ödüllerini aldı. 1958 yılında, Brüksel’de düzenlenen uluslararası bir sergide Türk pavyonunun yapımını üstlendi. Altı ay süren bu çalışma sırasında tanıştığı mimar Ralph Erskine’in daveti üzerine mimari tasarımları için form araştırmaları yapmak üzer İsveç’e gitti. İlk eşinden ve Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki göreviden ayrılan sanatçı, 1959’da İsveç’e yerleşti. 1965 yılında M/S Hulda adlı 1905 yapımı, iki direkli bir yelkenliyi satın alarak içinde yaşamak ve çalışmak üzere restore ettirdi 1986’da ölümüne kadar bu tekneyi ev ve atölye olarak kullandı.

1967’de Stokholm Uygulamalı Sanatlar Yüksek Okulu’na öğretim üyesi olarak kabul edildi. Bu dönemde yeni geometrik türevler ve yel değirmenleri gibi bilimsel buluşları tescillendi. 1969’da İsveç’te Sundsvall’da bir alan düzenlemesi için açılan yarışmada birincilik ödülü, 1970’te de Örebro Belediye Sarayı önüne konulmak üzere yaptırılan heykel yarışmasında da birincilik ödüllerinden birini aldı.

1986’da 65 yaşındayken İsveç’in başkenti Stokholm’de hayatını kaybetti. Vasiyeti üzerine cesedi yakılarak külleri yaşamının büyük bir bölümünü üzerinde geçirdiği Baltık Denizine atılmıştır.

Çoğunluğu Stokholm’da olmak üzere 20 şehrin sokak ve meydanlarında Koman’ın heykelleri bulunur. Stokholm’da Mimarlık Yüksek Okulu önünde “Leonardo’ya Selam” heykeli sanatçının beğenilen eserlerindendir. Yapı Kredi Kültür Sanat (YKSS) binasının önünde bulunan Akdeniz Heykeli sanatçının Türkiye’de bulunan çalışmalarından biridir.

Alev Ebuzziya Siesbye (d. 30. Ağustos 1938, İstanbul), Türk heykeltıraş, seramik ve cam tasarımcısı.

1987 yılından beri Paris’te yaşayan sanatçının yüksek pişimli gözeneksiz seramikleri Londra Victoria ve Albert Müzesi, Zürih Musée Bellerive, New York Cooper Hewit Museum, Belfast Ulster Museum ve Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi gibi önemli uluslararası müzelerde sergilenmektedir.

1938 yılında tarihçi, gazeteci ve yazar Ziyad Ebuzziya ve hanımı Valâ Ebuzziya’nın kızı olarak İstanbul’da doğdu.

1955 yılında ortaöğrenimini İngiltere’de tamamladıktan bir yıl sonra, şimdiki adı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olan dönemin İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde heykel bölümünde eğitim aldı. Burada Füreya Koral’ın öğrencisi oldu. 1958 yılında Almanya’ya gitti. Bir taraftan Höhr-Grenzhausen seramik fabrikalarında çalışırken, diğer taraftan seramik çamuru bileşimleri üzerine araştırmalar yaptı. İki yıl sonra 1960 yılında yurda döndü ve 1962’ye kadar Eczacıbaşı seramik fabrikasında tasarımcı olarak görev aldı.

1963’te Royal Copenhagen adlı porselen fabrikasında (Danimarka Kraliyet Porselen Fabrikaları) tasarımcı olarak Danimarkaya’ya gitti. 1969 yılında Kopenhag’da kendi seramik atölyesini kurdu.

1987 yılından beri Paris’te yaşayan Alev Ebuzziya, 1975’ten 1990’a kadar Alman Rosenthal Porselen Fabrikaları için tasarım yaptı. 1984’ten 2000 yılına kadar yine Royal Kopenhagen markası için ürün tasarladı.

Alev Ebuzziya Siesbye, 1981 yılında Danimarka Kraliyet Akademisi üyeliğine seçildi. 1986’da Paris’te açılan Uluslararası Sanat Sergisi’nde Danimarkayı temsil etti. 1982’de Tagea Brant Ödülü alan Ebuzziya, 1983 yılında Eckersberg Madalyası’na layık görüldü.

Eserleri Londra Victoria ve Albert Müzesi, Zürih Musée Bellerive, New York Cooper Hewit Museum, Belfast Ulster Museum ve Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi gibi dünyanın sayılı müzelerinde sergilenmektedir.

Alev Ebuzziya, 1967’den 1979’a kadar Danimarkalı tüccar David Oscar Siesbye ile evli kaldı.

Güneş Karabuda, türk-isveçli belgesel film yönetmeni, görüntü yönetmeni, fotografçı ve yazar. (d. 1933, İzmit – ö. 24 Ağustos 2018, Stockholm)

1933’de İzmit’de doğdu.Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra Paris’te hukuk öğrenimini yarıda bırakıp bir süre gazetecilik ve foto muhabirliği yapan Karabuda, 1960’ta eşi yazar ve yönetmen Barbro ile televizyon filmleri yapmaya başladı. Başta İsveç Televizyonu (SVT) olmak üzere değişik Avrupa ve Amerika televizyonlarına, dünyanın dört köşesinden yüze yakın sosyal, kültürel ve siyasal konulu belgesel hazırladı. Uzun yıllar Ortadoğu ve Uzakdoğu ülkelerinde çalıştı. Afrika’da ve Latin Amerika’da çekimler yaptı. Şili’de Allende iktidarı sırasında İsveç Televizyonu’nun Latin Amerika temsilciliğinde bulundu. Gine-Bissau, Mozambik, Zimbabwe’nin (Rodezya) bağımsızlıklarına kavuşmalarına kamerası ile tanık oldu. Aralarında Nuhun Gemisi (1961), Ateşte Yürüyenler (1966), Mayıs 68 Paris (1968), Vietnam Cehennemi(1969), Pablo Neruda (1971), Boğaziçine Sığınanlar (1990), Turkuaz (1990) gibi yapıtların da bulunduğu birçok belgesele imza attı. Başta eşi Barbro (Menekşe Koyu) olmak üzere Tunç Okan (Otobüs) Ömer Kavur (Yusuf ile Kenan) ve Türkân Şoray’ın (Yılanı Öldürseler) uzun metrajlı filmleriyle TRTiçin çekilen bazı oyunlarda(Kaldırım Serçesi, Keşanlı Ali Destanı) görüntü yönetmeni olarak görev yapan Karabuda’nın Jacques Preevert’in şiirlerini görüntülediği Paris (1961) adlı fotoğraf kitabının yanısıra Mekke’ye Yolculuk (1966), Türkiye(1967) ve Gine-Bissau (1976) adlı kitapları bulunmaktadır. Karabuda, 24 Ağustos 2018’de Stockholm’de vefat etti.

Mahmut Baksi (d. 1944, Batman- ö. 19 Aralık 2000, Stockholm) Kürt yazar ve gazeteci.

Gazeteci-yazar Mahmut Baksi, 1944 yılında Batman’ın Hezo (Kozluk) ilçesine bağlı Suphi köyünde doğdu. Dicle Öğretmen Okulu’ndaki öğrenimini tamamlayamadan okulu terk etmek zorunda kaldı. Gazeteciliğe 1967 yılında “Batman Gazetesi”nde başladı. 1968 yılında Türkiye İşçi Partisi (TİP) Batman ilçe başkanı oldu. Aynı sene DİSK’te aktif olarak sendikacılık yapmaya başladı. 1969 yılında “Mezra Botan” adlı ilk romanı çıktı. Bir sene sonra da, bir yazısından dolayı 7,5 sene hapis cezasına çarptırılan Türk komünist Şadi Akkılıç’la ilgili “Şadi Akkılıç Davası” adlı kitabı yayınlandı. Her iki kitap da yasaklandı. 1970’lerin başında siyasi çalışmalarından dolayı 15 yıl hapis cezası alan Baksi, bu cezadan dolayı yurtdışına gider.

Baksi, 22 yıl boyunca aralıksız olarak İsveç’in saygın gazetesi “Aftonbladet”te gazetecilik ve köşe yazarlığı yaptı. Aynı zamanda İsveç’teki birçok gazete ve dergide haber, röportaj ve köşe yazarlığı yaptı, İsveç televizyonlarına çocuk programları hazırladı. Mahmut Baksi, 56 yıllık yaşamında 22 kitap kaleme aldı. Bu kitapları başta Avrupa dilleri olmak üzere 10 dile çevrildi. 1978 yılında “Zarokên Îhsan” adlı kitabı İsveç’te Kürtçe olarak Kültür Bakanlığı desteğiyle yayınlandı. Bu kitap daha sonra İsveç okullarında Kürtçe eğitim gören Kürt çocukları için tercih edilerek okutulmaya başlandı. Bu kitabı aynı zamanda Kuzey Kürtleri içinde Kürtçe ve latin alfabesiyle yayınlanan ilk çocuk kitabı. İsveç Kültür Bakanlığı desteğiyle bir sene sonra “Keça Kurd Zozan” adlı romanı Kürtçe yayınlanıp, İsveççeye çevrildi ve üç bölüm olarak İsveç televizyonlarında çizgi film olarak gösterildi. Bu, Kürt yayıncılık tarihinde ilk çizgi filmdir. Bu film, 1986 yılında Kürtçe’nin Kurmanci ve Sorani lehçelerinde televizyonlarda gösterildi.

1984 yılında “Hêlîn” adlı Kürtçe romanı çıktı. Mahmut Baksi bu romanı ile birçok uluslararası ödüle layık görüldü. Birçok Avrupalı eleştirmen bu romanı ilk ‘Modern Kürt Romanı’ olarak adlandırdı. 1988 yılında “Lawkê Xerzî” ve “Gundikê Dono” adlı Kürtçe romanları yayınlandı. Baksi, Kürtçe diliyle kaleme aldığı bu kitapların yanı sıra çok sayıda Türkçe kitaba da imza attı.

Mahmut Baksi’yi anarken, üzerinde durulması gereken en temel özelliklerinden veyahut yaşarken yaratıp geriye bıraktığı değerler arasında öne çıkan en temel mirası belki de Kürtçe edebiyatına katkısıdır. Son romanı “Serhildana Mala Elîye Unis” böyle bir miras. Ve bu modern Kürt edebiyat tutkusunu kendisiyle paylaşan, sürgünü aynı topraklarda yaşayan dostu Mehmed Uzun’a bırakıyoruz sözü: “Sana şunu söyleyeyim; bu roman çok acılı ve trajik bir yaşamın olağanüstü finali. O kadar güzel yazılmış ki. Her satırında senin ve çok özlediğin ana-baba toprakları, Garzan’ın asi ve vakkar kokusu var. Utanmaz zalimlerin durmadan rencide ettiği o Kürt dili bu romanda nasıl da berrak, canlı, zengin ve dinamik. Ya romanda anlattığın Kürt tarihinin o unutulmaz öyküleri? Çektiğin acılarla o çok acı tarihin sayfalarını nasıl da mükemmel bir biçimde birleştirmişsin… O insani sıcak duygular, korkunç olaylar, çekilen acılar ve dengbêjlerin nağmeleriyle govende durmuş dil… Sana özgü, eserlerinden bildiğimiz o yumuşak, duru, sıcak dil. Garzan’ın ele avuca sığmaz asi çocuğuna tam da bu yakışırdı; hepimizin ruhunu terbiye eden ve ortak hafızamızı oluşturan sözlü kültür mirasımızın önemli bir parçası olan Asi Garzan’ın destanını yazmak. Asi insanların müthiş direnişini romanlaştırmak…”

Mahmut Baksi 19 Aralık 2000 akşamı 25 yıl boyunca yaşadığı İsveç’in başkenti Stockholm’de böbrek yetmezliğinden dolayı yaşamını yitirdi. 4 Ocak 2001 günü vasiyeti üzerine Diyarbakır’da toprağa verildi. On binlerce insan Baksi’yi son yolculuğuna uğurladı. Vasiyetinde bütün arşivini Stockholm Kürt Enstitüsü’ne bağışladı.

(Kaynak: Wikipedia linkleri)

Rauf Alazan (3 Temmuz 1931 – 26 Mart 2006), karikatürist, ressam, afiş tasarımcısı, dekoratör ve tiyatro-sinema oyuncusudur.

İstanbul’da doğdu. DGSA Afiş Bölümü’nden mezun oldu. Akademi’de öğrencilik yıllarında, mizah yayınlarına karikatür çizdi. Karikatür imzasında kullandığı karga sembolü nedeniyle “Karga Rauf” lakabıyla anıldı. Sinema çevresine, yerli-yabancı film afişleri yaparak girdi. Osman Seden’in teşvikiyle bir kaç filmde oynadı. Tiyatro oyunculuğu da yaptı. 1963’de anne babasını ardarda kaybedince, İsveç’in Stockholm kentine giderek yerleşti. Sanat çalışmalarını orada sürdürdü. 26 Mart 2006’da Stockholm’de vefat etti. Vasiyeti üzerine yakılan naaşının külleri İstanbul Fenerbahçe koyuna, arkadaşları tarafından serpildi.

(Kaynak: Sinematürk)

Sümer İşgör, Tunç Okan’ın Otobüs filminde oyuncu, Stockholm Stadsteater’da (Şehir Tiyatrosu) dekor sorumlusu, türkçe anadili öğretmeni.

Oğuz Akkan, (ö. 1982) Cem Yayınları’nın kurucusu, (Yaşar Kemal’in yayıncısı), gazeteci.

Bir belge:

Bir aydınlanma neferi: Oğuz Akkan

Doğan Özgüden

Ragıp Zarakolu iki gün önce Artıgerçek’te yayınlanan “12 Eylül’e karşı bir direniş odağı: Cemmay Dağıtım” başlıklı yazısıyla solun medya planındaki mücadelesinin tarihine yeniden ışık tuttu. Tıpkı yasak kitaplar konusundaki yazıları ve bu konuda hazırladığı sergiyle olduğu gibi… Kutluyorum.

Ragıp’ın belirttiği gibi, “CEMMAY dağıtımın yasal şirket adı, Kitapçılık Limited Şirketi… 1960’lı yıllarda solun kitleselleşmesinde önemli işlevi olan Akşam Gazetesi’nin bir yan kuruluşu olan Akşam Kitap Kulübü’nün şirket adıdır bu. Akşam Kitap Kulübü, Akşam Gazetesi’nin Doğan Özgüden’den önceki yayın yönetmeni Oğuz Akkan tarafından kurulmuştu.”

Değerli gazeteci Oğuz, 1964 yılında Akşam Gazetesi’nin benden önceki genel yayın yönetmeniyken Avrupa standardlarına uygun bir kitap yayıncılığını Türkiye’de de gerçekleştirmeyi kafasına koymuş ve bu konuda incelemeler yapmak üzere izinli olarak İngiltere’ye gitmişti. Kendisine gazetenin Ankara Bürosu şefi olan İlhami Soysal vekalet etmekteydi. Ben de o sırada gazetenin gece sekreterliğini üstlenmiştim.

Binbaşı Fethi Gürcan ve Albay Talat Aydemir’in darbe girişiminde bulunma suçlamasıyla arka arkaya idam edildikleri sıcak yaz günleriydi. Oğuz İngiltere’den yeni dönmüştü.

İlk karşılaşmamızda Oğuz, günlük gazete çalışmasını sürdürmek istemediğini, kitap yayıncılığı yapmak istediğini söyledi. Gazetenin sahibi Malik Yolaç’ı da ikna etmiş, Akşam Kitap Kulübü adı altında kitap yayıncılığı yapacaktı.

Birdenbire Akşam’ın genel yayın müdürlüğü sorunu Bâbıâli ortamına bomba gibi düştü. Gazete içinde ve dışında birçok isimden bahsediliyordu.
Bir akşam Ankara baskısını hazırlamaya başlamıştım ki, kapıda görevli arkadaş, o sırada İnönü Hükümeti’nde bağımsız bakan olan Malik Yolaç’ın geldiğini ve benimle görüşmek istediğini bildirdi.

Önümdeki son haberlere başlıkları atıp puntoladıktan sonra, Yolaç’ın bir alt kattaki bürosuna indim.

İkinci karşılaşmamızdı.

– Doğan, dedi, senin çalışmalarını uzaktan da olsa dikkatle izliyorum, takdir ediyorum. Bana vekalet eden arkadaşlardan gelen bilgiler de aynı doğrultuda. Biliyorsun, Oğuz kitap yayıncılığı yapmak için Akşam genel yayın yönetmenliğinden ayrılacak. Akşam’ın genel yayın yönetmenliği için seni düşünüyorum. Ne dersin?
Gazete içinde bu işe aday daha kıdemli kişiler olduğu için şaşırmıştım.
– Böyle bir olasılığı hiç düşünmemiştim. Gece sekreteri olarak gazeteye elimden geleni vermeye çalışıyorum. Ama Türkiye’nin en büyük ve en eski günlük gazetelerinden birini yönetmek için daha deneyimli arkadaşlar var sanıyorum.
– Seni yeteri kadar tanıdık. Bu işin üstesinden herkesten daha iyi gelebileceğini düşünüyorum.
Belli ki, ücret ödemelerinin gecikmesi konusunda yaşadığımız gerginliğe rağmen kardeşi Kayhan da bu göreve benim getirilmem gerektiğini düşünmüştü.
– İyi de, biliyorsunuz ben sosyalistim. Genel yayın yönetmenliğini üstlenirsem, inanç ve düşüncelerim gazetenin genel yayın politikasına da damgasını vuracak.
– Biliyorum, ama sosyalist düşünceye sahip olmanın iyi bir gazete yaratmaya engel olacağını sanmıyorum.
Bir an durakladı, sonra ekledi:
– Bak Doğan, sen aynızamanda sendikacısın, işyerinde sendikanın temsilcisisin.
Bu konuyu ilk kez gündeme getiriyordu.
– Aylık ödemeler geciktiğinde tek başına tavır koyduğunu da biliyorum. Ama ücretleri zamanında ödeyebilecek bir yönetim gerçekleştirilmedikçe, protesto eyleminin anlamı ne?
Yolaç’la konuştuktan sonra masama döndüm, gelen yeni haberleri de puntoladıktan sonra doğru mürettiphaneye indim. Birinci sayfada son rötuşları yapıyorduk. Mürettiplere sordum:
– Akşam’ın daha iyi bir gazete olması için ne yapmak lazım?
Her kafadan bir ses çıktı. Kimisi spor haberlerine, kimisi de magazine daha fazla yer verilirse daha iyi olacağını söylüyordu.

Çoğunluk Türkiye’deki sosyal ve siyasal gelişmelerin daha geniş yansıtılmasından, Akşam’ın daha mücadeleci bir gazete haline getirilmesinden yanaydı.

Gazeteyi bağladıktan sonra yukarı çıkıp gazetenin arşiv bölümüne geçtim. Karşımda 46 yıllık bir tarih hazinesi vardı. Cumhuriyetin ilanından önce, 1918’de Ali Naci Karacan, Kazım Şinasi Dersan, Falih Rıfkı Atay ve Necmettin Sadak tarafından kurulan bu Türkiye’nin en eski günlük gazetesinin yöneticiliğini genç yaşta üstlenmeyi göze alabilecek miydim?

Yine genç yaşta girdiğim sendikal ve sosyal mücadeleler beni bu görevi üstlenmeye zorluyordu. Kabul ettim. Akşam’da yapabildiklerim, Demirel Hükümeti’nin ve sermaye çevrelerinin baskıları nedeniyle gerçekleştiremediklerim Ragıp Zarakolu’nun yönetimindeki Belge Yayınları tarafından yayınlanan “Vatansız” Gazeteci adlı anılarımın birinci cildinde ayrıntılı olarak var.

Oğuz Akkan görevini bana devrederken kurmayı kafasına koyduğu Akşam Kitap Kulübü’ne destek vermemi istedi. Bittabi büyük bir memnuniyetle kabul ettim…

Gazetede Akşam Kitap Kulübü’nün duyurularına geniş yer vermekle kalmadım. Akşam Gazetesi’nin binbir güçlükle boğuşarak yürütmeye çalıştığımız günlük yayın çalışmalarının yanısıra Demirel yönetiminde giderek tehdit edici hale gelen faşizm tehlikesine karşı “Faşizm” kitabını ve de faşizmin ardındaki asıl güçe karşı “Kapitalizm” kitaplarını yazdım… Bu arada Akşam’ın sayfa yönetmenliğini üstlenmiş olan eşim İnci Tuğsavul da klasik batı müziği üzerine “Müzik Rehberi”ni yazdı. Bu üç kitap da Akşam Kitap Külübü’nün ilk kitapları arasında yayınlandı.

Akşam Kitap Külübü’nü kuran Oğuz bir süre sonra bu kulübün yönetimini gazetedeki arkadaşlarımızdan Bilgin Peremeci’ye devrederek Cem Yayınevi adı altında kendi yayınevini kurdu, Türkiyeli okurlara özellikle dünya edebiyatından sayısız eserlerin Türkçe çevirilerini sundu.

Akşam’ı tam bir sosyalist günlük gazete haline getirmeye çalıştığımız günlerdi… Oğuz bir gün bana ilginç bir öneriyle geldi:
– Biz kafaya koyduk, Haluk’la beraber Orta Asya üzerinden Çin’e gideceğiz. Orada röportajlar yaparsak Akşam’da basar mısın?

Haluk Tansuğ çeşitli gazete ve dergilerde dış politika yazıları yazan bir arkadaştı. Haliç’teki Piyer Loti Kahvesi’ni kuran Sabiha Tansuğ’un eşiydi. Yapacakları röportajın Türkiye’deki anti-komünist tabulardan birini daha kıracağından emindim. Özellikle Kore Savaşı sırasında Türk medyasında bir “Kızıl Çin” düşmanlığı yaratılmıştı.

Sovyetler Birliği ve Çin komünist partileri arasındaki ideolojik mücadele nedeniyle Türkiye solunda da bu uzak ülkeyi birinci elden daha iyi tanıma gereksinimi duyuluyordu. Ayrı kamplarda olmalarına rağmen Türkiye ile SSCB arasında karşılıklı ziyaretler nedeniyle iyi kötü bir bilgi alışverişi vardı. Çin’le o ana kadar dolaylı ya da dolaysız herhangi bir ilişki kurulamamıştı.

Oğuz’a derhal olumlu yanıt verdim.

Ancak gidişlerinin üzerinden birkaç hafta geçtiği halde hiçbir haber alamıyorduk. O sıralarda günlük gazeteler Şeker Bayramı’nda iki gün, Kurban Bayramı’na ise üç gün tatil yapıyor, yayınlanmıyordu. Günlük gazetelerin çıkmadığı günlerde de Gazeteciler Cemiyeti tarafından “Basın” isimli tek günlük gazete yayınlanıyordu.

Bayram tatilinden dönmüş, gazeteyi yeniden yayına hazırlama çalışmalarına başlamıştık. Oğuz ve Haluk’tan hâlâ tek ses yoktu.

Tam gazetenin Anadolu baskısını bağlayacağımız sırada, Yurt Haberleri Şefi Hulusi Turgut, üç günlük tatil sırasında birikmiş olan postaları getirdi. Yığına hızla bir el attım. Bir de ne göreyim, Oğuz ve Haluk Çin’den uzun bir telgraf yollayarak ilk Çin röportajını ve Başbakan Çu En Lay’ın Türkiye kamuoyuna bir mesajını iletmişlerdi. Röportajların tam metnini ve fotoğraflarını da en kısa zamanda ileteceklerini bildiriyorlardı.

Tam sayfa matrisleri çekiliyordu ki, sermürettibe “Herşeyi durdurun. Yeni manşet indiriyorum,” dedim. Çu En Lay’ın mesajını manşetten verirken, Türkiye’de ilk kez

Çin röportajlarının yakında Akşam’da yayınlanacağını da duyurduk.

Bu anons üzerine sağcıların gözünde Akşam’ın “komünist”liği perçinlenmiş oldu.

Perçinlenmiş olduğu için de bir süre sonra hükümetin ve sermaye çevrelerinin baskısıyla bizler Akşam’dan tasfiye edildik… Medyada sosyalizm için mücadelemize 1967 başından itibaren Ant Dergisi’yle devam ettik.

O girişimde de Oğuz Akkan bizlere sürekli destek oldu…

Bana Akşam’ı emanet eden, Türkiye’nin yayın dünyasına çok önemli katkılarda bulunan, 35 yıl önce yitirdiğimiz Oğuz Akkan’ı sevgi ve özlemle anıyor, bu anımsatmayı yapmama olanak verdiği için de sevgili Ragıp Zarakolu’una teşekkür ediyorum.”

Yorumlar

Henüz bir yorum yok.

İlk yorum yazan siz olun “Yaşar Kemal’in 1975 yılında yaptığı Göteborg (İsveç) ziyaretinden…”

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*