“Kadının Adı Yok” filminin basın toplantısında Duygu Asena ve Hale Soygazi (1988)

SEK95.0SEK475.0

36 mm negatif filmden 3200 dpi çözünürlükte taranarak elde edilmiş 4653 x 3014 piksel boyutunda, basılmaya hazır dijital görsel.

 

Clear

Share

Email

Açıklama

Duygu Asena (19 Nisan 1946 – 30 Temmuz 2006), Türk gazeteci ve yazar.

Atatürk’ün yaveri ve dönemin CHP milletvekili olan Ali Şevket Öndersev’in torunu olarak İstanbul’da doğdu. Ortaöğrenimini Kadıköy Özel Kız Koleji’nde tamamlamasının ardından İstanbul Üniversitesi Pedagoji bölümünde eğitim gördü. İş hayatına pedagog olarak başlayan Asena, Haseki Hastanesi Çocuk Kliniği ve İÜ Çocuklarevi’nde çalıştı. Gazetedeki ilk yazısı 1972 yılında Hürriyet gazetesinin Kelebek ekinde yayımlandı. Bu tarihten itibaren çeşitli dergi ve gazetelerde gazeteci ve yönetici olarak bulundu. TRT-2 televizyon kanalında “Ondan Sonra” isimli bir program hazırlayıp sundu (1992-1997).

Gazeteciliğinin yanında yazarlığını da sürdüren Asena, ilk kitabı “Kadının Adı Yok” ile adını duyurdu. Kitap müstehcen bulunduğundan 1988’de yasaklandı. Uzun süren dava sonucunda tekrar yayımına izin verildi ve ardından aynı yıl yönetmen Atıf Yılmaz tarafından filme alındı.

Yazıları ve kitaplarında değindiği temalar nedeniyle Asena feminist yazar olarak tanındı.

Duygu Asena, beyin tümörü nedeniyle tedavi görmekte olduğu VKV Amerikan Hastanesi’nde 30 Temmuz 2006 günü hayatını kaybetti. Naaşı Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.

Kitapları
Paramparça, 2004
Aşk Gidiyorum Demez, 2003
Aslında Özgürsün, 2001
Aynada Aşk Vardı, 1997
Değişen Bir Şey Yok, 1994
Kahramanlar Hep Erkek, 1992
Aslında Aşk da Yok, 1989
Kadının Adı Yok, 1987

Hale Soygazi (d. 21 Eylül 1950, İstanbul), Türk oyuncu ve eski manken.

Yaşamı
21 Eylül 1950 tarihinde İstanbul’da dünyaya geldi. Saint Benoit Ortaokulu’nun ardından Erenköy Kız Lisesi’nden mezun oldu. Üniversitede Fransız Filolojisi ikinci sınıftan ayrılarak İsviçre’ye gitti. Orada mankenlik kursu gören sanatçı Türkiye’ye dönüp manken ve fotomodel olarak çalıştı.

1972’de Saklambaç Gazetesi’nin açtığı Türkiye Sinema Güzellik Yarışmasına katıldı ve birinci oldu. Daha sonra İtalya’da “Avrupa Sinema Güzeli” seçildi. Yurda dönünce on film çevirmek üzere bir anlaşma yaptı. İlk filmi olan “Kara Murat: Fatih’ın Fedaisi”‘ın ardından, “Bir Garip Yolcu”, “Mahkum”, “İtham Ediyorum”, “Bir Kız Böyle Düştü”, “Ölüme Koşanlar” adlı filmleri ardı ardına çevirdi. Gittikçe daha geniş kitlelere ulaşan filmlerde oynayan sanatçı, “Çocuğumu İstiyorum” adlı 1973 tarihli yapımda başrolleri paylaştığı Ahmet Özhan’la 1976’da evlendi. Çiftin evliliği kısa bir süre sonra boşanma ile sonuçlandı.

1978’de “Maden” filmindeki rolünden dolayı Antalya Film Festivali’nde “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü kazanmasının ardından sinemaya bir süre ara verdi. Bu dönemde birçok meslektaşının aksine şarkıcılık yapmadı. 1984 yılında Atıf Yılmaz’ın çektiği Bir Yudum Sevgi’de başrol oynayarak döndü. Bu filmdeki performansı ile Antalya Film Festivali’inde ikinci kez “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü aldıktan sonra Atıf Yılmaz’ın yönettiği Kadının Adı Yok, Bekle Dedim Gölgeye filmlerinde baş kaldıran kadın tiplerini canlandırdı. 1997’de Barış Pirhasan’ın yönettiği Usta Beni Öldürsene adlı filmde rol adlı; film, çeşitli festivallerden farklı dallarda 5 ödül aldı. Soygazi, 2004 yılında Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “Yaşam Boyu Onur Ödülü” ile ödüllendirildi. Aynı yıl Sil Baştan adlı dizi-filmde rol aldı.

Tiyatro sahnesine ilk defa 2000 yılında “Küçük Prens” adlı oyunla çıktı. 2006’da “Özel Bir Gün” adlı oyunda rol aldı.

Yönetmen Barış Pirhasan’la uzun süreli bir ilişki yaşamış olan Soygazi, daha sonra Türkiye’nin önde gelen entelektüellerinden Murat Belge ile yaşadığı 10 yıl kadar süren birlikteliğin ardından Belge ile evlendi.

Filmografi
2015- Kaderimin Yazıldığı Gün
2011-2013 – Kuzey Güney
2009 – Bu Kalp Seni Unutur Mu?
2004 – Sil Baştan
1997 – Bir Umut
1996 – Usta Beni Öldürsene
1995 – Aşk Üzerine Söylenmemiş Her şey
1992 – Cazibe Hanımın Gündüz Düşleri
1990 – Bekle Dedim Gölgeye
1989 – Küçük Balıklar Üzerine Bir Masal
1989 – Cahide
1987 – Kadının Adı Yok (Işık)
1985 – Bir Avuç Cennet (Emine)
1984 – Bir Yudum Sevgi (Aygül)
1978 – Maden
1977 – Kördüğüm
1977 – Sevgili Dayım
1976 – Süt Kardeşler (Bihter)
1975 – Nereden Çıktı Bu Velet
1975 – Adamını Bul
1975 – Gece Kuşu Zehra
1975 – Bak Yeşil Yeşil (Neşe)
1975 – Küçük Bey (Hülya)
1974 – Mirasyediler
1974 – Kanlı Deniz (Meryem)
1974 – Unutma Beni
1974 – Ceza Alev
1974 – Unutama Beni
1974 – Gariban
1973 – Aşk Mahkûmu
1973 – Kabadayının Sonu
1973 – Ölüme Koşanlar
1973 – Şüphe
1973 – Tatlım
1973 – Aşkımla Oynama
1973 – Bataklık Bülbülü
1973 – Arap Abdo
1973 – Vurun Kahpeye (Aliye)
1973 – Oh Olsun
1973 – Sevilmek İstiyorum (Hale)
1973 – Bir demet menekşe (Nesrin)
1973 – Çocuğumu İstiyorum (Selma)
1972 – Mahkûm
1972 – Bir Garip Yolcu
1972 – Kara Murat: Fatih’ın Fedaisi (Angela-Zeynep)
1972 – Kahpe / Bir Kız Böyle Düştü (Ayşe)
1972 – İtham Ediyorum (Selma)

Duygu Asena’ya dair ekler:

Arşiv Odası: Duygu Asena röportajı, 1999 – BBC TÜRKÇE

Karanlık ormanda çalan gümüş flüt….

Ahmet Altan / 6 Ağustos 2006 – Hürriyet

Ancak kadınların kadın olduğu bir toplumda, erkeklerin de erkek olabileceğini hatırlatıyordu aslında.

Koca bir toplumu yüzlerce yıllık tabularından, yasaklarla birikmiş pasından arındırıyordu.

Tek başınaydı.

Güzel bir gülümsemesi vardı.

Kırdı, parçaladı tabuları.

İnsanları, kıvılcımlar saçan kızıl bir yılan gibi irkilten o garip titreşimli “orgazm” sözcüğünü bu ülkenin yerleşik lügatına o ekledi.

Kadınlara bedenlerini verdi.

Nasıl yolcu etmeli bu sarı güllerle sarmalanmış sonsuzluk yolcusunu? Hayatın içinde, hayatı değiştirerek durmuş olan bu küçük kızı nasıl uğurlamalı?

Cesaretinin farkına bile varamayacak kadar cesur birini nasıl selamlamalı?

Usul bir ses ve yumuşak bir tebessümle bir toplumu köklerinden tutup sarsmış birine ne demeli?

Hepimiz biliyoruz, biraz kırdık onu.

Haksızlığa uğradı o.

Kadınlara hazzın yasaklandığı, yatak odalarının sessiz çilehanelere döndüğü, herkesin gizli bir mutsuzlukla buruştuğu, sevişmelerinden mutluluk yerine dert sağarak sakatlanmış, kendinden korkan bir toplumda bir tek o sesini yükseltti.

Kimsenin adını bile telaffuz edemediği “sevişmeyi” savundu.

Milyonlarca insan, tek bir kadının söylediği sözlerden öylesine korktu ki nerdeyse bütün toplum irkilerek bir adım geriledi.

Sonra, küçümseyici tebessümlerle geri gelip onu gizli aşağılamalarıyla kuşattılar.

O, kalabalıkların en derin, en gizli yarasından, en büyük sakatlığından söz ederken onlar “bütün bunların önemsiz olduğunu” ima eden çarpılmış bir gülümseme yerleştirdiler yüzlerine.

O ortaya çıkana kadar kadınların “sevişmeden haz alma hakkı” asla dile getirilmeyen, varlığı kabul edilmeyen bir tabuydu, sevişmeyi biraz daha zevkli bir hale getirmek isteyen kadınlar “sen orospu mu oldun” diye bizzat kocaları tarafından aşağılanırdı.

Zevk alan, şehveti özgürleşmiş bir kadının ateşiyle başa çıkamayacağından korkan erkekler bu korkuları yüzünden, kendi zevklerini iğdiş etme pahasına sevişmeyi acıklı bir çiftleşmeye çevirirlerdi.

Kadınla erkek arasında olması gereken bütünlük, hayatı yaratan o mucizevi kaynaşma, bu en mahrem noktada darbelenir, kadınla erkeğin dostluğu başlayacağı noktada öldürülürdü.

Zihinlerini ve bedenlerini dar bir sınırın içine hapsederlerdi.

Sınırsızlığa açılmak yasaktı.

Kadınla erkeğin en yakın, en içiçe olduğu yerde bir zevk ortaklığı kurulamadığından, hayat kaçınılmaz olarak ikiye parçalanırdı.

Erkekler kendi aralarında, kadınlar kendi aralarında toplanırlardı.

Erkeklerin kahvehaneleri, meyhaneleri vardı.

Her biri kadın özlemiyle yanan, bir kadın için cinayet işlemeye hazır bu erkek kalabalığı tuhaf bir biçimde kadınların kendi aralarına karışmalarını yasaklarlardı.

Bugün bile bu ülkenin birçok şehrinde, birçok kasabasında, köyünde, mahallesinde erkekler kadınların giremediği izbelerde toplanırlar.

O, böyle bir coğrafyada ortaya çıktı.

Kasıklarından yaralanmış, yarasından korkup utanan, bu yaradan sözeden herkesi aşağılamaya hazır bir ülkede.

Aşağılanmaktan korkmadı.

Hiçbir şeyden korkmadı.

Cesaretinin farkına bile varamayacak kadar cesurdu.

Doğrudan kadınlara seslendi.

Karanlık bir ormanda çalan gümüş bir flüt gibiydi sesi, kaybolanları çağırıyor, onlara yol gösteriyordu.

Kadınlara “siz kadınsınız” diyordu, “sizin bir bedeniniz var.”

Bu, o ortaya çıkana kadar söylenmiş bir söz değildi.

Yüzyıllardır toplum kadını bedeninden soymuştu.

Onu, tuhaf, anlaşılmaz, soyut bir kavrama dönüştürmüştü.

Kadınların kasıkları çocuk doğurmak, memeleri sadece emzirmek içindi, oralarda zevk dolaşamaz, oralar hazla kamaşamazdı.

Sanki kutsal bir emir gelmişti, kadın doğuracak, erkeğine zevk verecek ama asla zevk almayacaktı.

Haz, “iyi kadınlara” yasaktı.

Erkekler, kadın bedeninin hazzı keşfetmesinden, bunu talep etmesinden ve bu talebi karşılayamamaktan ölesiye korkuyorlardı.

Bu öylesine bir korkuydu, bu öylesine sert bir tabuydu ki dağlarda, cephelerde, mevzilerde birbirlerini öldüren, yok eden orduları, aralarındaki bütün ırk, dil, din farkını yok ederek birleştiriyordu.

Birbirlerini öldüren yüzbinlerce kişilik orduları bir anda müttefik “erkekler topluluğu”, tümüyle aynı fikri paylaşan yekpare bir bütün haline getirebilecek bir tabuydu bu.

O, bu orduların karşısında tek başına durdu.

Rüzgarda salınan bir gülibrişim gibi…

Hiç gerilemeden, hiç saldırmadan, aynı usul ve kararlı sesle konuştu.

– Siz kadınsınız, sizin bir bedeniniz var.

Bir yandan sevişmek için çılgınca bir istek, bir yandan sevişmekten delice bir korku duyarak yatak odalarında gaddar bir baskı kuran erkeklere karşı kadınları savundu.

Onlara kadınlıklarını hatırlattı.

Ancak kadınların kadın olduğu bir toplumda, erkeklerin de erkek olabileceğini hatırlatıyordu aslında.

Koca bir toplumu yüzlerce yıllık tabularından, yasaklarla birikmiş pasından arındırıyordu.

Tek başınaydı.

Güzel bir gülümsemesi vardı.

Kırdı, parçaladı tabuları.

Onları soyut bir varlık olmaktan kurtarıp, teninde hazzın parıltısını taşıyan canlılara çevirdi.

Milyonlarca insanı tek başına sırtlamış, onları mutsuzluktan mutluluğa, ölümcül bir sıkıntıdan hazza taşımaya uğraşıyordu.

Erkeklerle kadınlar arasında yatak odalarında yıkılmış köprüleri tamir etmek için çabalıyordu.

Parçalanmış bir toplumu birleştirmeye çalışıyordu.

Bu toplumun, yatak odasında sakatlandığını seziyordu o.

Sakatlandığı yerde iyileşebileceğine de…

Bunu ancak kadının gerçekleştirebileceğini, erkeğin cesaretinin buna yetmeyeceğini de biliyordu.

O küçük elleriyle, sanki çok sıradan bir iş yapar gibi, milyonlarca insanın kırılmış omurgasını düzeltiyordu.

Hiç kimsenin gerçekleştirmeyi hayal bile edemediği bir büyük değişimi gerçekleştiriyordu.

Ve, ona küçümseyerek gülümsüyorlardı.

Aşağılıyorlardı.

“Sevişmenin” önemsiz bir şey olduğunu, “kadınlarla” ilgili hiçbir sözün ciddiye alınamayacağını ima eden bir halleri vardı.

Tuhaf bir “önemlilik” ölçütü geliştirmişlerdi; erkeklerin ilgilendikleri konular önemli, kadınların ilgilendikleri önemsizdi.

Akıl önemli, duygu önemsizdi.

Erkek önemli, kadın önemsizdi.

Erkeğin bedeni önemli, kadının bedeni önemsizdi.

Yüzlerce yıl kadınları da buna inandırmışlardı.

Kadınlar da kendilerini ve duygularını önemsiz buluyorlardı.

Erkek akıllıydı, kadının aklı ermezdi.

Bunun doğru olmadığını böylesine açık bir şekilde ilk o söyledi.

Ve, kadınlar kendilerine anlatılanların doğru olamayacağından ilk kez onun yazılarını okurken kuşkulandılar.

Sadece savaşçılığıyla, kahramanlığıyla, talancılığıyla, erkekliğiyle övünen bu “asker millet”, kadınlarını reddetmiş, dışlamış, kendini kadınsızlıkla sakatlamış bu garip toplum, kadın yanını onunla keşfetti.

Kızların para karşılığı evlendirildiği, kadınların “namus” için öldürüldüğü, evlere hapsedildiği, erkeğin “efendi” olduğu bu “erkek toplum” kendini topallıktan kurtaracak ilk hamleyi onunla yaptı.

Kadının bir adı, bir bedeni, bir hayatı olduğunu onunla anladı.

Kadınsız bir toplum olmanın bütün ülkeye, şehirlere, meydanlara, sokaklara, evlere yansıyan o çirkin, estetikten yoksun pasaklılığına ilk ışık damlası onunla düştü.

Bilmiyorum, ne kadar büyük bir değişimin ilk işaretini verdiğini kendisi farketti mi?

Farkettiyse, bunun tadını çıkarttı mı?

Sanırım, buna pek izin vermedik…

Kadınlar, onlara hayatlarını yeniden verdiği, erkekler kendilerine gerçek kadınlar bağışladığı için minnetlerini yeterince gösteremediler ona.

Karanlık bir ormanda çalan gümüş bir flüt gibiydi…

Kaybolanlara yollarını gösterdi.

Sakatları iyileştirdi.

Yaralarımızı sağalttı.

Ağırlığıyla çöktüğümüz prangalarımızı çözdü.

Güzel temiz bir yüzü, sıcak bir gülümsemesi, usul bir sesi, sevecen bir cesareti vardı.

Bir hayatı, herkesin hayatını değiştirecek gibi yaşadı.

Tabutunu sarı güllerle donattılar.

Kadınlar taşıdı onu.

Değişmiş bir mısra gibiydi sonsuzluğa doğru ayrılışı.

“güneş, sarı güller ve senin en güzel aksin”

Velhasıl Duygu, hayatımızın en mahrem koylarında durmakta hayalin.

Kederli bir gülümseme ve gümüş bir flüt sesiyle birlikte…

Sadece sen yoksun…

Kaynaklar: Wikipedia, Biyografya.com, Ekşi Sözlük, Hürriyet

Ek bilgi

Archives

, ,

Yorumlar

Henüz bir yorum yok.

İlk yorum yazan siz olun ““Kadının Adı Yok” filminin basın toplantısında Duygu Asena ve Hale Soygazi (1988)”

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*